|
Antik Şehirler
PERGE Pamphylia’nın önde gelen şehirlerinden biri olan Perge, Kestros (Aksu)
Nehri’nin 4 kilometre batısında iki tepe arasındaki geniş bir ovanın üzerinde
kurulmuştur. M.Ö.
dördüncü yüzyılda yaşayan ve Perge’den söz eden ilk yazar olan Skylax, şehrin
Pamphylia’da olduğunu ifade eder. Yeni Ahit’de Havarilerin Faaliyetleri
bölümünde “... Paul ve yoldaşları Paphos’tan ayrıldığı zaman Pamphylia’daki
Perge’ye geldiler” cümlesi eski çağlarda Perge’ye denizden ulaşılabiliyor
olduğunu gösterir. Tıpkı Kestros’un bugün uygun iletişim sağlaması gibi, eski
çağlarda da dalgıçlar bölgeyi daha üretken kılıp Perge’de deniz ticaretine
olanak sağlayarak önemli rol oynarlardı. Perge denizden 12 kilometre içerde
olmasına rağmen, Kestros sayesinde bir kıyı şehri gibi denizin avantajlarından
yararlanabiliyordu. Üstelik, içerde olmasından dolayı denizden gelen korsan
saldırılarından da korunmuş oluyordu.
Üçüncü ya da dördüncü yüzyıl dünya haritasının geç dönem kopyalarında Perge,
Pergamum’da başlayan ve Side’de biten ana yolun yanında gösterilir. Strabo’ya
göre, şehir Truva Savaşı’ndan sonra Mopsos ve Kalkhas isimli kahramanların
liderliğinde Argos’tan gelen koloniciler tarafından keşfedilmiştir. Dilbilimsel
araştırmalar Achaean’ların Pamphylia’ya M.Ö. ikinci bin yılın sonlarına doğru
girdiğini doğrular. Bu çalışmalara ek olarak, 1953’te Perge şehrinin Helenistik
giriş kapısının avlusunda yapılan kazılarda bulunan M.S. 120 – 121 yıllarına ait
yazıtlar da bu kolonileşmeye tanıklık eder; heykellerin altlarındaki yazılarda
şehrin efsanevi kurucularından Mopsos, Kalkhas, Riksos, Labos, Machaon, Leonteus
ve Minyasas adlı yedi kahramandan söz edilir.
Dördüncü yüzyılın ortalarına kadar Perge ile ilgili daha fazla yazılı kayıt
yoktur. Bununla birlikte, Büyük İskender’in gelişine kadar Perge’nin Perslerin
yönetiminde bulunduğu su götürmez bir gerçektir. M.Ö. 333’te Perge hiç direnmeden İskender’e teslim olmuştur. Perge’nin bu
teslimci davranışı, olumlu politikasının yanı sıra o dönemde şehrin henüz
koruyucu surlarla çevrilmemiş olması ile de açıklanabilir. İskender’in ölümünden sonra, Perge kısa bir süre Antigonos’un nüfuz alanına
ve daha sonra Seleucid egemenliği altına girmiştir. Seleucidler ve Pergamum
kralı arasındaki sınır anlaşmazlığı, Apamea Antlaşması’ndan sonra da devam
edince Roma Konsolosu Manlius Vulso M.S. 188’de arabulucu olarak Roma’ya
gönderilmiştir. Manlius Vulso, III Antiochos’un Perge’de bir garnizona sahip
olduğu öğrenince Pergamum Kralı’nın ısrarı ile şehri kuşatmıştır. Bu noktada,
garnizon komutanı, konsolosu Antiochos’un izni olmadan şehri teslim edemeyeceği
konusunda bilgilendirmiş ve bunun için otuz güne ihtiyacı olduğunu söylemiştir.
Bu sürenin sonunda da Perge Pergamum’un eline geçmiştir. Yaklaşık olarak M.Ö. 133’te Pergamum Krallığı Roma’ya devredildiğinde Perge,
tam bağımsız olmuştur. M.Ö. 79’da Romalı devlet adamı Cicero, bazı davalarda savcılık görevi yürüten
konsey yardımcısı Kilikyalı Gaius Verres’in kanunsuz davranışlarını senatoya şu
ifadelerle anlatmıştır: “Bildiğiniz gibi, Diana’nın Perge’de çok eski ve kutsal
bir tapınağı var. Şunu iddia ediyorum ki, bu tapınak da Verres tarafından
soyulmuş, yağmalanmıştır ve Diana’nın heykelinden altın koparılmış ve
çalınmıştır.” Perge’de kutsal sayılan tanrı ve tanrıçalar arasında Artemis’in önemli bir
yeri vardır. Pamphylia lehçesinde Vanassa Preiia denilen bu eski Anadolu
tanrıçası, Helenistik dönem madeni paralarının üzerinde bu adla görülür ve Yunan
kolonileşmesinden sonra Artemis Pergaia adını alır. Madeni paraların üzerine
kült heykel ya da kadın avcı olarak basılmasının yanı sıra, Perge’nin Artemis’i
kazılarda bulunan bir çok heykel ve rölyefin de konusudur. Kare taş blok
üzerinde kült heykel biçimindeki bir rölyef özellikle ilginçtir. Artemis Pergaia
kültü, daha birçok şehirde, hatta Akdeniz çevresindeki ülkelerde bile görülür.
Eski dünyada Artemis Pergaia’nın bu kadar ünlü olmasına rağmen, ona ait
tapınağın izleri henüz bulunamamıştır. Şimdilik, Artemis’in altınla bezeli
heykelini koruyan ve boyutları, güzelliği ve mimarisi antik yazarlar tarafından
göklere çıkarılan bu ünlü anıtın madeni paralardaki şematik betimlemelerinden
edinebildiğimiz bilgilerle yetinmeliyiz. M.S. 46’da , Perge Hıristiyan dünyası için önemli bir olaya ev sahipliği
yapmıştır. Yeni Ahit, Havarilerin Faaliyetleri bölümünde, St. Paul’ün Kıbrıs’tan
Perge’ye oradan da Pisidia’daki Antiocheia’ya gittiği ve sonra Perge’ye dönerek
bir vaaz verdiği anlatılır. St. Paul daha sonra şehirden ayrılarak Attaleia’ya
gitmiştir. İmparatorluk döneminin başlangıcından itibaren, Perge’de iş projeleri hayata
geçirilmiş ve M.S. ikinci ve üçüncü yüzyıllarda şehir yalnızca Pamphylia’nın
değil, tüm Anadolu’nun en güzel şehirlerinden biri haline gelmiştir. Dördüncü yüzyılın ilk yarısında, Büyük Konstantin (324 - 337) krallığı
sırasında, Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğu’nun resmi dini olmasıyla birlikte,
Perge, Hıristiyanlığın önemli merkezlerinden biri olmuştur. Şehir beşinci ve
altıncı yüzyıllarda da bir Hıristiyanlık merkezi olmayı sürdürmüştür. Sık
görülen isyan ve akınlara karşı, kendilerini yalnızca akropolisin içinde
savunabilen vatandaşlar, şehir surlarının içine çekilmişlerdir. Perge yedinci
yüzyılın ortalarında baş gösteren Arap akınlarıyla kalan gücünü kaybetmiştir. Bu
dönemde şehrin bir kısmı Antalya’ya göç etmiştir. Şehre giren bir kişinin karşılaştığı ilk bina, Kocabelen Tepesi’nin güney
eteklerine inşa edilmiş Yunan-Roma tipi tiyatrodur. Yarım daireden biraz daha
büyük olan cavea (seyirci oturma yerlerinin bulunduğu alan), ortasından geçen
geniş bir diazomayla (yatay geniş basamak) ikiye ayrılmıştır. Toplam 13000
kişilik tiyatro diazomanın altında 19, yukarısında 23 oturma sırasından oluşur.
Roma tiyatrosu mimari kurallarına uygun olarak, giriş ve çıkış yolu olarak
kullanılan tiyatro galerilerinde, izleyiciler diazomaya her iki uçtan, kemerli
geçitlerden ve merdivenlerden geçerek her iki tarafta da bulunan paradoslardan
(yan çıkış kapıları) ulaşırlar ve buradan da oturacakları yerlere dağılırlardı.
Cavea ve sahne arasında orkestraya ayrılan alan, yarım daireden biraz daha
geniştir. Orkestra alanı, üçüncü yüzyıl ortalarında gladyatör ve vahşi hayvan
dövüşlerinin popüler olduğu zamanlarda arena olarak kullanılmıştır. Bu alanın
etrafı, hayvanların kaçmasını engellemek için Herme formunda yapılmış mermer
toplar arasından geçen oyma panellerle çevrilmiştir. Kısmen ayakta duran iki katlı sahne harabesi, sütunlu mimarisi ve heykel
süslemeleriyle M.S. ikinci yüzyılın ortalarına tarihlendirilebilir. Harabenin
cephesinde sanatçıların girişlerini ve çıkışlarını sağlayan beş kapı arasındaki
sütunlar yukarıdaki dar bir podyumu destekler. Tiyatronun en belirleyici
özelliği, podyumun bu yüzünü süsleyen mitolojik konulu rölyeflerdir. Sağdaki ilk
rölyef, mitolojide nymph (su, dağ ve ormanlarda yaşayan periler) olarak bilinen
kadınlardan biri ile Perge’nin can damarı Kestros (Aksu) Nehri’ni kişileştiren
yerel bir tanrıyı betimler. Buradan itibaren rölyefler sırasıyla, şarap tanrısı
ve tiyatroların kurucusu ve koruyucusu olan Dionysos’un tüm hayatını anlatır.
Dionysos, Zeus’un ve bir kralın kızı olan ve baharla karşılaştırılan güzelliği
dillere destan Semele’nin oğludur. Kocasını sürekli kıskanan Tanrıça Hera, oğlu
ile birlikte Semele’den kurtulmak ister. Tanrıça, Semele’yi kandırmak için kızın
annesinin kılığına girer ve Semele’den Zeus’u tüm ihtişamı ve gücüyle görmesine
izin vermesi konusunda ikna etmesini ister. Her şeye inanan Semele oyuna gelir
ve Zeus’a razı olması için yalvarır. Sevgilisinin yalvarışlarına dayanamayan
Zeus, iki tekerlekli at arabasıyla Olympos’tan iner ve onlara görünür ancak,
ölümlü Semele, Zeus’un parlaklığına dayanamaz ve alevler içinde kül olur.
Ölürken, doğmasına henüz zaman olan aşkının meyvesine hayat verir ve onu
alevlerin dışına fırlatır. Zeus bu erkek bebeği alır, kendi kalçasını yararak
bebeği yerleştirir ve yarayı diker ve bebeği normal doğum zamanı gelene kadar
orada saklar. Bu nedenle önce annesinin rahminden daha sonra da ikince kez
babasının kalçasından dünyaya gelen çocuğa Dionysos-born (çifte doğan) adı
verilir. Böylece, bebek Hera’nın kötülüklerinden korunabilmesi, beslenebilmesi
ve yetişkinlik çağlarına erişebilmesi için, Hermes tarafından Nysa Dağı’ndaki
nymph’lere götürülür. Nymphler, burada çocuğu özel ilgi ve sevgiyle büyütürler.
En sonunda, genç bir adam olan Dionysos bir gün mağaranın duvarlarında
yetiştirilen asmalardaki tüm üzümlerin suyunu içer. Şarap, böylece keşfedilir.
Yeni içkisini dünyanın her köşesine tanıtmak ve asma kültürünü yaygınlaştırmak
için şarap tanrısı, iki panterin çektiği iki tekerlekli arabasıyla dünya turuna
çıkar. Ne yazık ki, bu güzel kabartmaların önemli bir bölümü sahnenin çökmesi sonucu
hasara uğramıştır. 1985’de başlayan kazılar süresince bulunan bu parçalar,
orijinalinde yapının değişik konulardaki daha fazla frizle süslendiğinin
kanıtıdır. Yapının hangi bölümüne ait olduğu hala anlaşılamayan 5 metre
uzunluğundaki bir frizin konusu özellikle ilginçtir. Bu frizde, Tyche sol elinde
bir bereket boynuzu ve sağ elinde bir kült heykel taşır. Bunun her iki tarafında
tanrıçalarına kurban etmek için boğalar getiren bir yaşlı adam ve iki gencin
figürleri vardır. Tiyatrodan
şehre giden asfalt yolun sağında eski çağlardan günümüze kalan en iyi korunmuş
stadyumlardan biri vardır. 34x334 metre ölçülerindeki bu büyük dikdörtgen yapı,
kuzey ucunda at nalı şeklindedir ve güneyi açıktır. Binaya büyük olasılıkla bu
noktadan anıtsal ahşap bir kapıdan geçilerek girilmekteydi. Stadyumun altında,
uzun kenarlarının her birinde otuzar ve kuzey ucundaki kısa kenarında on tane
olmak üzere toplam yetmiş kemerli oda bulunmaktadır. Bu odalar birbirlerine
bağlıdır ve her üç bölmede bir tiyatroya giriş vardır. Bu bölmelerin günümüze
kadar ulaşabilenlerinin üzerindeki, sahiplerinin adının yazılı olduğu ve çeşitli
malların listelendiği yazıtlardan bu yerlerin dükkan olarak kullanıldığı
anlaşılmaktadır. Kemerli odaların üzerinde bulunan oturma sıraları 12,000
kişilik oturma kapasitesi sağlar. Üçüncü yüzyılın ortalarında gladyatör vahşi
hayvan dövüşleri popüler olunca, stadyumun kuzey ucu koruyucu kafeslerle
çevrilmiş ve arenaya dönüştürülmüştür. Mimarisi ve taş işçiliği, bu büyük
yapının M.S. 2. yüzyıla ait olduğunu kanıtlar.
Şehir
surlarının dışında kalan dikkate değer bir başka kalıntı da Bithynia Valisi
Plancius Verus’un kızı Plancia Magna’nın lâhdidir. Şehrin anıtlarla ve
heykellerle bezeli birçok yerine sahip olan ve Perge’deki kamusal işlerin başını
çeken Plancia Magna, varlıklı ve yurttaşlık bilincine sahip bir kadındı. Topluma
yaptığı hizmetlerden ötürü, halk, meclis ve senato Plancia’nın heykellerini
dikmiştir. Çeşitli yazıtlarda Plancia’nın adı şehrin idaresindeki en üst düzey
memurluk olan “demiurgos” sıfatı ile birlikte yazılır. Buna ek olarak, Plancia
Magna, ömür boyu tanrıların anası rahibesi, Artemis Pergaia rahibesi ve
imparatorluk kültü baş rahibesi idi.
Perge’nin büyük bir kısmı, bazı bölümlerinin tarihi Helenistik döneme kadar
uzanan surlarla çevrilidir. İstihkam duvarlarının üzerine 12 – 13 metre
yüksekliğinde kuleler inşa edilmiştir. Ancak sürekli barışın ve sükunetin
sağlandığı Pax Romana döneminde surlar önemini yitirmiş ve duvarların ötesinde
tiyatro ve stadyum gibi yapılar hiç korkmadan inşa edilmiştir. Dördüncü yüzyılda
yapılan surlardaki geç döneme ait kapıların birinden geçerek şehre giren biri,
daha sonraki dönemlerde yapılan duvarlarla çevrili 40 metre uzunluğunda küçük,
dikdörtgen bir avluya gelir. Bu avludan zafer takı formunda ve oldukça süslü
ikinci bir kapıya, güney kapısına geçilir. Bu kapı, 92 metre uzunluğunda ve 46
metre genişliğinde trapezoid biçimli avluya çıkar. İmparator Septimus Severus (
M.S. 193 - 211) hükümdarlığı süresince tören alanı olarak kullanılan bu avlunun
batı duvarında anıt çeşme ya da nymphaeum vardır. Yapı, geniş bir havuzun
arkasında iki katlı zengin süslemeli bir bina cephesinden oluşmaktadır.
Yazıtından yapının, Artemis Pergaia, Septimius Severus ve karısı Julia Domna ve
oğullarına ithaf edildiği açıktır. Nymphaeum kazılarında bulunan binanın
cephesine ait bir yazıt, bina cephesinin parçaları ve Semptimius Severus’un ve
karısının mermer heykelleri, şimdi Antalya Müzesi’ndedir. Nymphaeum’un
tam kuzeyindeki anıtsal koridor, Pamphylia’daki en geniş ve en muhteşem hamama
açılır. 13x20 metre ölçülerindeki geniş havuz (natacia), kamuya açık büyük spor
alanının (palaestra) güney portico’sunda (sütunlu giriş) yarım daire formunda
bir odanın içini kaplar. Palaestra, ön tarafta bir portico ile sınırlandırılır.
Pergeliler palaestra’da spor yaptıktan sonra bu havuzda temizlenirlerdi. Ön
cephenin dinamik mimarisinden, cephede kullanılan renkli mermerlerden ve dekor
olarak kullanılan Genius, Heracles, Hygiea, Asklepios ve Nemesis heykellerinden,
bu alanın göz kamaştırıcı bir güzelliğe sahip olduğu açıktır. Buradan bir başka
kapı, gene havuzlu bir alan olan frigidarium’a (soğuk su odası) çıkar. Hamama
girecek insanlar bu havuza girmeden önce havuzun kuzey kenarı boyunca sığ bir
kanaldan akan suda ayaklarını yıkarlardı.
Varolan kanıtlar frigidariumun Muse (Zeus ve Mnemosyne’nin dokuz kızının,
dokuz sanat dalı tanrıçası kız kardeşin her birine verilen genel ad)
heykelleriyle bezendiğini gösterir. Buradan sonra birbirine bağlantılı
tepidarium ve caldarium vardır. Bu odaların altında kazan dairesinden gelen
sıcak havanın dolaşımını sağlayan ısıtma sistemine ait tuğla dizileri görülür.
Roma hamamında yıkanmak çok aşamalı bir işlemdi. Hamama giren kişi ilk olarak
apodyterium denilen bir odada giysilerini çıkartır ve bundan sonra spor yaptığı
palaestra’ya girerdi. Gösterdiği fiziksel efor sonucu oluşan terinden ve
kirinden arınmak için havuza girer ya da caldrium’daki sıcak suyla yıkanırdı.
Buradan sonra, soğuk su banyosu için tepidarium’a ya da frigidarium’a giderdi.
Roma döneminde hamam sadece yıkanmak için kullanılan bir yer değil, aynı zamanda
erkeklerin günlerini geçirmek için buluştukları ya da çeşitli önemli konuları
tartıştıkları bir yerdi. Frigidarium’un kuzeyindeki uzun dikdörtgen bölüm
muhtemelen hamama gelenlerin gezindiği ve sohbet ettiği bir yerdi. Bu odanın
batı duvarlarında uzun, mermer bir sıra vardır. Kazılar süresince birçok sütun
tabanında bulunan yazıtlar, sütunların üzerinde bulunan heykellerin Claudius
Peison isimli biri tarafından bağışlandığını gösterir. İçerdeki avlunun kuzey ucunda Perge’nin en görkemli yapısı olan Helenistik
giriş kapısı vardır. Tarihi M.Ö. üçüncü yüzyıla uzanan ve arkasında at nalı
şeklinde bir avlu olan iki kuleden oluşan bu kapı, çağın savunma stratejisine
uygun olarak akıllıca tasarlanmıştır. Kuleler üç katlıdır ve koni şeklindeki
çatılarla örtülmüştür. Plancia Magna’nın yardımıyla, M.S. 120 ve 122 yılları
arasında bu avlunun dekorasyonunda çeşitli değişiklikler yapılmış ve savunma
için kullanılan bu yapı şeref avlusuna dönüştürülmüştür. Bina cephesini
oluşturmak için kat kat renkli mermerler döşenmiş, birkaç yeni niş açılmış ve
korinth tarzı sütunlar ilave edilmiştir. Alt kısımlardaki nişlerde Afrodit,
Hermes, Pan ve Dioskouroi gibi tanrı ve tanrıçaların figürleri yer almaktaydı.
Avluda yapılan kazılarda dokuz heykelin yazılı kaideleri bulunmuştur ancak
heykellere henüz ulaşılamamıştır. Yazıtlara göre, muhtemelen yukarıdaki nişlerin
içinde yer alan bu heykeller, tarihi belgelerde de anlatıldığı gibi Truva
Savaşı’ndan sonra Perge’yi kuran efsanevi kahramanları temsil etmekteydi. İki
heykel kaidesi üzerindeki yazıtta, M. Plancius Varus ve oğlu C. Plancius
Varus’un isimleri Perge’ye karşı olan cömertliklerinden ve yüceliklerinden
dolayı “kurucu” sıfatıyla yer almaktadır, kendilerine bu şeref uygun görülmüş ve
Perge’nin ikinci kurucuları olarak kabul edilmişlerdir. At nalı şeklindeki avlu kuzeyde Plancia Magna tarafından yaptırılan zafer
takı şeklindeki anıtsal giriş kapısı ile sınırlandırılmıştır. Kazılarda ortaya
çıkartılan heykel kaidelerindeki yazılar, giriş kapılarındaki nişlerde Nerva’dan
Hadrian’a kadar olan süreçte hükümdarlık süren imparatorların ve karılarının
heykellerinin durduğunu göstermektedir. 65 metrekarelik agora, Helenistik giriş kapısının doğusunda yer alır. Geniş
bir stoa (kenarları sütunlu gezinti caddesi), dört bir kenardan dükkanlar dizili
bir merkezi çevreler. Bu dükkanların zeminleri renkli mozaiklerle döşenmiştir.
Kuzey portico’daki bir dükkanın önünde eski oyunlarda kullanılan ilginç bir taş
görülebilir. Kişi başına altı taş ile oynanan ve bu taşların zar gibi atıldığı
oyunun, benzer taşlara komşu şehirlerde de rastlanmasından dolayı, o dönemlerde
bölgede popüler olduğu sanılmaktadır. Avlunun ortasında Side’deki agora’da
(çarsı) olduğu gibi yuvarlak bir yapı vardır; bu yapının kesin özellikleri henüz
bilinmemektedir. Kuzeyden güneye şehir merkezi boyunca, restorasyon çalışmaları halen süren
sütunlu bir cadde, acropolis’in (hisar) yakınında bulunan Demetrios-Apollonios
Zafer Takının altından geçerek uzanmaktadır. Bu cadde doğudan güneye inen bir
başka cadde ile kesişir. 250 metre uzunluğundaki bu caddenin iki kenarında,
arkalarında sıra sıra dükkanlar bulunan geniş portico’lar vardır. Bu şekilde,
iki tarafı sütunlu mimari, Romalıların perspektif anlayışlarını yansıtan çeşitli
örnekler sunar. Ayrıca bu portico’lar insanlara kışın şiddetli yağışlardan ve
yazın Perge’nin kavurucu sıcaklarından korunabilecekleri yer sağlardı. İklim
koşullarına uygun olmasından dolayı, bu tip caddelere güney ve batı Anadolu
şehirlerinde sık sık rastlanırdı. Perge’nin sütunlu caddesinin en ilgi çekici
yanı yolu ortadan bölen havuzumsu su kanallarıdır. Nehir tanrısı Kestros
tarafından akıtılan bu temiz ve berrak su, caddenin kuzey ucundaki anıt çeşmeden
(nymphaeum) çıkar, oradan da durgun bir şekilde kanallara akar ve Pamphylia’nın
kavurucu sıcaklarında Pergelileri bir nebze serinletirdi. Hemen hemen caddenin
tam ortasında, portico’ya ait rölyeflerle bezeli dört sütun göze çarpar. İlk
sütunda dört atın çektiği bir savaş arabasına binen Apollo; ikinci sütunda avcı
kadın Artemis; üçüncü sütunda şehrin mitolojik kurucularından Calchas ve son
olarak dördüncü sütunda şans tanrıçası Tyche (Şans) betimlenmiştir. Ana yol, akropolisin ayağında M.S. ikinci yüzyılda inşa edilen bir başka
nymphaeumda (anıt çeşme) son bulur. İki katlı yapının zengin cephe mimarisi ve
sayısız heykelleri, yapıyı Perge’nin en dikkat çekici anıtlarından biri yapar.
Kaynaktan getirilen sular, çeşmenin tam ortasındaki nehir tanrısı Kestros
heykelinin altından aşağıdaki havuza boşalır ve buradan kanallar yoluyla
caddelere akardı. Caddelerin kesiştiği Apollonios Zafer Takından sola dönüp Helenistik kapıdan
geçince Perge’nin en eski binası olarak bilinen palaestra ile karşılaşılır.
Burada, öğretmenleri denetiminde şehrin gençleri güreş antrenmanı ve beden
eğitimi yaparlardı. Bir yazıta göre, odalarla çevrilmiş olan açık alandan oluşan
bu büyük kare yapı, C. Julius Cornutus tarafından M.S. 41 – 54 yılları arasında
hüküm süren İmparator Claudius anısına yaptırılmıştır. Sanatçılar tarafından mermer bir kente dönüştürülen Perge, modern şehir
planlamacılarını kıskandıracak kusursuz şehir planıyla gerçekten muhteşemdi. Birinin şehrin görkemini tam olarak anlayabilmesi için Antalya Müzesi’ni
ziyaret ederek Perge’den çıkarılıp burada sergilenen yüzlerce heykeli görmesi
gerekir. Perge’nin yetiştirdiği ünlü adamlar arasında Fizikçi Asklepiades’den,
felsefeci Varus’tan ve matematikçi Apollonios’tan söz edilebilir. Perge’de kazı çalışmaları Türk arkeologlar tarafından 1946’dan beri devam
etmektedir. Bu sayfalar Keskin Color A.Ş. tarafından bastırılmış Kayhan Dörtlük’ün
“Antique Cities Guide – Antalya” adlı kitabındaki bilgilerden derlenmiştir.
Perge Tiyatrosu "Skene" si ( 7.94 MB )
|